Yıllar sonra izleme listemden bir dizi daha eksildi. 5 bölümlük bu kısa seriyi sonunda izledim. Ülkemizi de etkileyen bu sarsıcı olayın perde arkasını vurucu bir şekilde anlatıyor. Zaten izlememe sebeplerimden biri de buydu, hiç derdimiz yok gibi durduk yere canım biraz daha sıkıldı. Craig Mazin’in yazdığı, Johan Renck’in yönettiği beş bölümlük bu mini dizi, 1986 yılında Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen felaketin hem bilimsel hem de politik katmanlarını gözler önüne seriyor.
Craig Mazin, “The Last of Us”ta (2023) “Çernobil”deki o insan-merkezli felaket dilini bu kez kıyamet sonrası bir dünyaya taşıdı. Her iki yapımda da merkeze yalnızca yıkımı değil, insanlığın yıkım karşısındaki ahlaki sınavını yerleştiriyor. Sistem içerisinde ezilen insanı izliyoruz.
Johan Renck’in televizyon geçmişi de benzer bir derinlik taşıyor. Breaking Bad, Bates Motel, The Walking Dead, Vikings gibi dizilerde yönetmen olarak birkaç bölüm çekmiş olması, onun görsel diline çeşitlilik kazandırmış.
Dizi, Valery Legasov’un intiharıyla başlıyor; bu açılış, izleyiciyi daha en başta hakikatin yüküyle yüzleştiriyor. Jared Harris’in canlandırdığı Legasov karakteri, yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda sistemin çarkları arasında ezilen bir vicdanın temsili. Hikâye geriye sarıldığında, izleyici kendini patlamanın yaşandığı o karanlık gecede, insanın doğaya karşı kibriyle yüzleştiği bir cehennemin içinde buluyor. Dizi, adım adım hem fiziksel hem de ahlaki bir çürümenin panoramasını çiziyor: Yanmış bedenler, çamura karışan radyasyon, beton mezarlara gömülen hayvanlar ve sessizce boşaltılan Pripyat sokakları...
Nobel ödüllü yazar Svetlana Alexievich’in Chernobyl Prayer adlı eseri, felaketi yaşamış insanların bireysel tanıklıklarından oluşan bir ağıt niteliğinde. Alexievich, insanların Çernobil hakkında konuşmayı “öğrenemedikleri” bir dönemi anlatır çünkü devlet yalan söylemiş, medya susmuş, dilin kendisi felaketi anlatmaya yetmemiştir. HBO’nun dizisi, bu sessizliği doldurmak isterken, bazı gerçekleri sadeleştirme ve Batı anlatı kalıplarına sığdırma hatasına düşer. Özellikle Emily Watson’ın canlandırdığı Ulana Khomyuk karakteri, tek bir bilim kadını figüründe onlarca araştırmacının çabasını temsil etse de, bu tür bir bireyselleştirme Sovyet toplumundaki “kolektif kader” anlayışını eksiltiyor. Dizi, totaliter sistemin içinde bireysel kahramanlıklar yaratırken, Alexievich’in eserinde baskın olan “çaresiz kabulleniş” duygusu yerini Batılı anlamda bir direniş mitine bırakıyor.
Bununla birlikte, dizi bürokrasinin çürümüş yapısını gözler önüne seriyor. Pripyat kent konseyindeki sahnede bir yetkilinin “Hiçbir bilgi yaymayacağız, halkın emeğini kendi eliyle yok etmesine izin veremeyiz” sözleri, sistemin kendi halkını “tehlikeden koruma” bahanesiyle nasıl mahvettiğinin bir özeti. Bu, yalnızca Sovyetler Birliği’ne özgü bir eleştiri değil; çağdaş dünyada da uzmanlığa duyulan güvensizliğin ve bilimsel bilginin politikleştirilmesinin nereye varabileceğine dair uyarı niteliğinde. “Gerçekleri reddetmenin bedeli” dizinin belki de en güncel teması. Legasov’un mahkeme sahnesinde söylediği gibi: “Her yalan, gerçeğe ödenmesi gereken bir borç doğurur. En sonunda o borç ödenir.” Bu cümle, yalanlarla kurulan sistemlere yönelik bir eleştiri olarak açığa çıkıyor.
Bütün bu acı dolu temaya rağmen “Çernobil”, izlenmesi zor ve etkileyici bir eser. Estetik olarak soğuk, duygusal olarak yıpratıcı ve kışkırtıcı. Felaketin boyutlarını anlatırken, insan doğasının karanlık bölgelerine iniyor: korku, itaat, inkar ve geç kalmış pişmanlık. Ve tüm bu karanlığın ortasında, bir bilim insanının ölümüyle başlayan hikâye, şu soruyu hatırlatıyor: Gerçeğin bedeli nedir?



0 Yorumlar