August Blue, Deborah Levy’nin kaleminden, Aslı Anar çevirisiyle okuduğum bir roman. Hikâye, Viyana’da bir konserde çalması beklenen bir Sergei Rachmaninoff eserinden aniden saparak hata yapan ve bu anı kariyerinin kırılma noktası hâline getiren, 34 yaşındaki ünlü piyanist Elsa M. Anderson’ı merkeze alıyor. Bu konser fecaatinin ardından Elsa sahneden çekiliyor; Londra’dan Atina’ya, Paris’ten Poros ve Sardinya adalarına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Avrupa’yı dolaşarak piyano dersleri veriyor ve anlatı boyunca biz de bu savrulmanın izini sürüyoruz.
Elsa’yla ilk olarak Yunanistan’da tanışıyoruz. Ailesi tarafından terk edilmiş, daha sonra ünlü piyano öğretmeni Arthur Goldstein tarafından evlat edinilmiş ve altı yaşında müzik eğitimine başlamış. Ancak Elsa’nın çocukluğu yalnızca terk edilme travmasıyla değil, hiç tanımadığı biyolojik ebeveynlerine benzemekten duyduğu kaçınma arzusu ile de şekillenmiş. Kimliğini kurarken, ne olduğu kadar ne olmamaya çalıştığı da belirleyici.
Atina’daki bir bit pazarında geçen sahne, romanın takıntı eksenini açık biçimde kuruyor: Elsa, bir kadının oyuncak at satın aldığını görüyor; kendisine oyuncak at kalmayınca bu kadına saplantılı biçimde bağlanıyor. Kadın, Elsa’nın zihninde hem kendisi hem de annesi hâline geliyor; son atı ondan alma arzusu, bastırılmış kayıp duygusunun simgesine dönüşüyor. “Atlı ikiz” motifi burada doğuyor ve roman boyunca farklı şehirlerde, farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor.
Müzik ve sanat, metnin merkezinde yer alıyor. Elsa bir noktada Rachmaninoff’tan bilinçli biçimde uzaklaşıyor; sanatsal özgürlüğü ararken, döneminin kurallarını yıkan modern dansın öncüsü Isadora Duncan’a hayranlık duyuyor. Tanıştığı öğrenciler (on üç yaşında bir erkek ve on altı yaşında bir kız) ebeveyn beklentileri, kendini ifade etme çabası ve toplumsal cinsiyet rolleriyle mücadele ediyor. Bu yan hikâyeler romanın tematik alanını genişletiyor; ancak derinleşmekten çok serpiştirilmiş başlıklar hissi veriyor.
Bir noktada Elsa, Dresden’den gelen bir adamla kısa süreli birkaç karşılaşma yaşıyor; bu bölüm, romanın genel melankolik tonuna kıyasla daha trajikomik bir etki yaratıyor. Aile meselesi de metinde merkezi bir yer tutuyor: Arthur gerçekten bir baba mı, yoksa mesafeli bir otorite figürü mü? Uzun süreli eşcinsel partnerinin Elsa’nın hayatındaki yeri nedir? Biyolojik annenin yokluğu Elsa’da nasıl bir boşluk bırakmıştır? Elsa, ikizinde, ikizinin fötr şapkasında ve piyano müziğinde sürekli olarak annesini arar.
Atina, Londra, Paris ve başka şehirlerde ikiz figürü tekrar tekrar belirir; isimlerde, olaylarda ve karakterlerde yankılar oluşur. Okur, bunun parçalanmış bir kimlik anlatısı olduğunu, daha doğrusu kimliğinin birbirinden kopuk ama bağlantılı parçalarıyla yüzleşen bir kadının hikâyesi olduğunu fark eder. Anlatının arka planında hızla yayılan pandemi, maskeler ve yüzsüzlük duygusu Elsa’nın yabancılaşmasını daha da artırır. Metnin başlarında adı geçen bir diğer sanatçı da bu bağlamda anlam kazanır: eksantrik saç stilleriyle tanınan öncü feminist Fransız yönetmen Agnès Varda.
Bütün bu malzemeye rağmen, kitabı çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Elsa, empati kurmakta zorlandığım, fazlasıyla eksantrik bir karakter olarak kalıyor. Roman, Elsa’nın travmaları ve içsel kırılmaları etrafında şekillense de, duygusal ve psikolojik derinlik bakımından bana göre sınırlı kalıyor. Aile, çocukluk travması, cinsiyet rolleri, sanat ve klasik müzik gibi pek çok başlığa dokunuyor; ancak bu parçalar bir araya geldiğinde güçlü bir bütün oluşturmuyor. Okuma deneyimi, dağınık ve sürekli ertelenen bir derinlik hissi yaratıyor.
Elsa’nın sergilediği paranoid düşünceler, gerçeklik algısındaki kaymalar ve takıntılı iz sürme hâli, hikâye içinde neredeyse estetik bir tercih gibi sunuluyor. Oysa bunlar, anlatı evreninde psikiyatrik bir değerlendirmeyi fazlasıyla çağıran belirtiler. Roman bu noktada karakterin ruhsal çözülmesini ciddiyetle ele almak yerine “şiirsel belirsizlik” alanında kalmayı seçiyor. Sonuçta Elsa, iç dünyasıyla temas edilebilen canlı bir karakter olmaktan çok, melankolik bir fikir olarak kalıyor.
İşte tam bu noktada ironik bir düşünce beliriyor: Sen ver bu Elsa’yı bizim Gülseren Budayıcıoğlu’na, bak bakalım neler oluyor.
Türkiye gibi bireysel ve toplumsal travmaların gündelik hayatın parçası olduğu bir bağlamdan bakınca, August Blue’un “sarsıcı” ya da “travmatik” bir metin olduğu iddiasına ikna olmak güç. Anlatılanlar daha çok güvenli, steril bir refah alanında üretilmiş bir tür “birinci dünya sıkıntıları” hissi uyandırıyor. Arka kapak metni romanı olduğundan daha derin ve çarpıcı bir yere yerleştiriyor; ancak metnin kendisi bu vaadi karşılamıyor.
Sonuç olarak August Blue, kimlik, sanat ve travma gibi güçlü temalara sahip; fakat bu temaların ağırlığını taşımaktan özellikle kaçınan bir roman. Melankolik bir atmosfer kuruyor, ama okurda kalıcı bir duygusal ya da zihinsel iz bırakma konusunda zayıf kalıyor. İddiası yüksek, etkisi sınırlı.


0 Yorumlar