Ryan Coogler’ın Sinners’ı, “vampir filmi” etiketini sahiplenen ve onu genişleten bir yapım. Güney gotiğini, dönem dramını, müzikal bir anlatıyı ve kuşatma gerilimini aynı potada buluşturuyor. Film, 1932 Mississippi Deltası’nda, Clarksdale çevresinde geçiyor. Michael B. Jordan ikiz kardeşler Smoke ve Stack’i çift rolde canlandırırken, Sammie karakterine Miles Caton hayat veriyor. Oyuncu kadrosunda ayrıca Hailee Steinfeld, Wunmi Mosaku, Delroy Lindo ve Jack O’Connell yer alıyor.
Sinners, sinema sektörünün zor zamanlarda olduğu son yıllarda beklenenden güçlü bir ticari başarı elde etti. Film dünyada toplam yaklaşık 368 milyon dolar hasılat yaptı ki bu, yaklaşık 90 milyon dolarlık tahmini yapım bütçesinin 4 katından fazlası anlamına geliyor. Böylece hem eleştirel hem de finansal olarak başarılı bir proje olarak kayda geçti. Türkiye'de 6 haftada 26bin kişi tarafından izlenen filmin tahmini hasılatı ise 9.7 milyon lira oldu.
Kırmızı - Mavi
Güney’i “geride bırakılması gereken bir yük” gibi gösteren anlatılar, çoğu zaman Amerika’nın kendi geçmişiyle yüzleşmekten kaçınma arzusunu yansıtıyor. Tarlalar, yollar, gündelik ilişkiler, küçük ölçekli ekonomik döngüler ve juke joint’in emeğe dayalı atmosferi bu dünyayı resmediyor. Juke joint, Siyah işçilerin ve yoksul toplulukların gittiği; içki içilen, blues ve caz çalınan, dans edilen küçük eğlence mekânları olarak, yalnızca bir eğlence alanı değil, topluluk hayatının merkezlerinden biri olarak sunuluyor.
İkizler Smoke ve Stack, Chicago’da karşılaştıkları ırkçılığın aslında yalnızca biçim değiştirdiğini fark ederek “bildikleri şeytanla” yüzleşmek üzere memleketlerine dönüyorlar. Bu tercih, psikolojide kontrol yanılsaması ile açıklanabilir: İnsan, tanıdığı bir çevredeki tehditleri daha yönetilebilir sanır ve bu nedenle bilinen riski, bilinmeyen bir riske tercih eder. Tanıdık olan daha az tehlikeli değildir; sadece daha öngörülebilir görünür. Film, bu yanılsamayı juke joint’in kuruluş süreci üzerinden besliyor. Juke joint burada yalnızca bir eğlence mekânı değil, topluluk için geçici bir güvenlik duygusu üreten sosyal bir sığınak işlevi görüyor.
Filmde vampirler, başkalarının emeğini, hafızasını ve yeteneğini emerek varlığını sürdüren bir düzenin alegorisi olarak kurgulanmış. Vampirlik, “öteki”nin ürettiklerini alıp kendine mal eden bir sistemi temsil ediyor. Bu nedenle hedef alınan şey belirli bir grup insan değil, tarihsel ve yapısal bir tahakküm biçimi.
İkizler film için çok önemli başroller, ama asıl protagonistin Sammie olduğu söylenebilir. Sinners’ın omurgasını onun büyüme hikâyesi kuruyor: doğaüstü denecek kadar güçlü bir blues müzisyeni olarak yeteneği ile vaiz babası Jedidiah’nın (Saul Williams) onun için istediği, kiliseye bağlı, daha çekingen bir yaşam arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Müzikal anlatılarla aram her zaman iyi olmasa da, Sinners’ın müziğini bu kişisel mesafeme rağmen çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Müziğin geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu bağ, müziğin dahil olduğu sahneler hem görsel hem işitsel düzeyde filmin en güçlü anlarını oluşturuyor ve adeta bir şölene dönüşüyor.
İkizlerden Stack’in enerjisi daha dışavurumcu: haz arayışı, şiddete yakınlık ve hızlı bağ kurma eğilimi onun karakterini belirliyor. Mary’nin “beyaz tarafında” yaşamasına rağmen Siyah topluluğa kendini yakın hissetmesi de filmin kimlik ve aidiyet tartışmasını keskinleştiriyor. Burada soru şu: Kim, kime “biz” deme hakkına sahiptir? Stack ve Mary arasındaki ilişki romantik bir birliktelikten çok, arzu, risk ve toplumsal sınırların ihlali üzerinden yürüyen kırılgan bir pazarlık gibi.
Film “kötülük” kavramını tek bir noktaya sabitlemiyor. Ku Klux Klanı insan yapımı kötülüğü, vampirler doğaüstü kötülüğü, Sammie’nin babasının baskısı algılanan kötülüğü temsil ederken; ikizlerin kirli parası daha çok “gerekli kötülük” olarak konumlanıyor ve bu semboller, filmin ahlaki dünyasını siyah-beyaz bir düzlemden çıkarmayı hedefliyor.
İkizlerin geçmişi temiz değil: suç işlemişler, şiddete başvurmuşlar ve yasadışı parayla hareket etmişler. Ancak film, bu noktada niyetlerden çok sonuçlara odaklanıyor. Juke joint, Siyah topluluk için bir araya gelme, nefes alma ve müzikle var olma imkânı yaratıyor. Bireysel düzeyde “günahkâr” sayılabilecek bu karakterler, kolektif düzeyde yaşamı genişleten bir etki üretiyor.
Vampirler ise bunun tam karşısında durur. “Fellowship”, yani birlik, aidiyet ve sonsuzluk vaadiyle ortaya çıkıyorlar. Dışarıdan bakıldığında sundukları şey aslında oldukça cazip: yalnızlığın sona ermesi, sevgi, birlik, eşitlik ve ölümsüzlük. Ancak bunun ağır bir bedeli vardır. Vampir olunca farklılık siliniyor, bireysel irade terk ediliyor ve herkes aynı şeye dönüşüyor. Bu homojenleşme yalnızca fiziksel değil; hafıza, yetenek ve kimlik düzeyinde de işliyor. Vampir seni “yanına alırken”, aslında seni kendine benzetiyor. Bu yüzden filmde vampirlik mutlak kötülük olarak konumlanıyor; çünkü bunlar gücü tek elde toplayan ve sahte bir birlik karşılığında farklılıkları yok eden bir düzen yaratıyor. Bu düzen, tarihsel olarak sömürü, asimilasyon ve kültürel silinmeyle güçlü benzerlikler taşımakta.
Filmin kilisede başlayıp yine kilisede sona ermesi, Siyah topluluğun sürekli aynı ahlaki çerçeveye geri itilmesini, başka yaşam ihtimallerinin ise tekrar tekrar “tehlikeli” ilan edilmesini ima ediyor.
Sinners'a, bugün itibariyle imdb'den baktığımda 141 ödülü ve 245 adaylığı görünüyor. Critics choice (eleştirmenler birliği) ödüllerinde 17 adaylık ile yılın en çok adaylık alan filmlerinden biri... Oscar yolculuğu açısından önemli bir ittifak işareti. Buna ek olarak Oscar kısa listelerinde (shortlist) de birden fazla kategoride yer alması, film müziği, görüntü, ses ve hatta Oscar’ın yeni “casting” kategorisi gibi teknik alanlarda da Akademi’nin radarına girdiğini gösteriyor.
https://www.the-numbers.com/


0 Yorumlar