Leos Carax’ın Les Amants du Pont-Neuf filmi, bir aşk hikâyesi anlatıyor. Paris’in en eski köprülerinden biri bakım ve onarım altındayken, tıpkı bu köprü gibi dağılmış, hayattan kopmuş üç insanı burada yaşarken izliyoruz: Alex, Michelle ve Hans.
Soğuk var, pislik var, açlık ve hastalık riski var; ama film bunları gerçek bir yaşamsal baskı olarak değil, neredeyse estetik bir fon gibi kullanıyor. Sanki bedenler üşümüyor, kokmuyor, hasta olmuyor. Bu anlamda film bilinçli biçimde gerçekdışı, romantik bir tavır benimsiyor ve karakterlerin tüm bu yokluğun içinde neredeyse sadece aşka odaklanan davranışlarını izliyoruz.
Tam da burada film, ihtiyaçlar hiyerarşisini tersine çeviriyor. Aşk bir duygu olmaktan çıkıyor; neredeyse bir varoluş gerekçesine, hatta bunun da ötesinde bağımlılığa dönüşüyor. Bunları izlerken beni huzursuz etti. Çünkü yoksulluğun ve çürümenin bu denli romantize edilmesi, acının kendisini görünmez kılıyor.
Michelle karakteri bu gerilimin merkezinde duruyor. Körlüğe gidişi sadece fiziksel bir kayıp değil; kimliğini, sanatını ve hayata tutunma biçimini kaybetme korkusu. Eski aşkını gidip buluşu ve ona neredeyse saplantılı biçimde bağlanışı bu kırılganlığın en çıplak hâli. Adam kapıyı açmayınca vurması, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesi… Bu sahnede ilişki romantik değil; takıntılı ve sağlıksız bir yerde duruyor.
Sarı renkler -gömleği, boyası, tuvali- film boyunca hem ışığı hem de hastalığı çağrıştırıyor. Umutla çürüme sanki aynı renkte, üstlerine giydikleri kıyafetlerde birleşiyor.
Radyodan gelen “gözü kurtarılabilir” cümlesi ise Alex için açık bir kaybetme alarmı. Normalde sevinç yaratması gereken bu haber, onun açısından bir tehdit gibi çalışıyor. Çünkü Michelle iyileşirse hayata dönebilir; köprüye, yoksulluğa ve bu patolojik bağa mahkûm kalmayabilir. Aşk burada sevilenin iyiliğini isteyen bir şey olmaktan çıkıyor; onu “bizden koparmayacak hâlde” tutma arzusuna dönüşüyor. Bu romantik değil; rahatsız edici.
Hapishane sahnesinde Michelle’in rüyalardan, görülme arzusundan ve “aşk uyandırır insanı” cümlesinden söz etmesi de filmin aşk anlayışını açık ediyor. Bu ilişki, gerçeklikte değil; hafızada ve rüyalarda yaşıyor. Michelle, Alex’i olduğu hâliyle değil, zihninde kurduğu hâliyle sevdiğini fark ediyor. Aşk burada uyandıran değil, uyuşturan bir işleve sahip; yoksulluğu, şiddeti ve çürümeyi geçici olarak görünmez kılıyor.
Hapishanede Michelle şöyle diyor: “Seni görmek zorundaydım. Beni görmeni istedim, gözlerimi. Konuşmuyor musun? Çok yakışıklısın. Seni böyle görmek tuhaf, tıpkı aklımdaki gibi. Seni unuttuğumu sanıyordum ama haftalardır her gece rüyamda senin görüntün var; bu yüzden geldim. Beni rüyalarım gönderdi. Rüyasında gördüğü insanları uyanınca aramalı insan. Bu, hayatı kolaylaştırır. Alo, rüyamda gördüm seni. Aşk uyandırır insanı. Bana bakıyorsun. Kim olduğumu soruyorsun. Tanımıyorsun beni. Ama ben seni en ufak ayrıntına kadar hayal ettim, saçına kadar. Ama sen değişmişsin. Rüyalarımdaki o aynı parlayan gözler… İkimiz de koşuyorduk; şehirler boyunca, vadilerde ve ovalarda. Ve sen artık toparlamıyordun.”
Benim bu filme mesafem tam da burada başlıyor. Aşka bütünüyle karşı değilim; romantizme de yabancı değilim. Ama temel ihtiyaçların bu kadar yok sayıldığı, yoksulluğun estetik bir arka plan gibi kullanıldığı bir anlatıda aşkın bu denli yüceltilmesi beni rahatsız ediyor. Çünkü bu anlatı, gerçek hayatta tehlikeli olabilecek bir miti besliyor: Sanki çürüme yeterince şiirselleştirilirse katlanılabilir hâle gelir.
"Gökyüzü bembeyaz olabilir; ama bulutlar gerçekten kapkara."





0 Yorumlar