Film: "Anatomie d'une Chute" Üzerine

Justine Triet'nin yönettiği, senaryosunu Arthur Harari ile birlikte kaleme aldığı Anatomie d'une chute (Anatomy of a Fall, Bir Düşüşün Anatomisi), 2023 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi kazandı, 2024 Akademi Ödülleri'nde beş dalda aday gösterilerek En İyi Özgün Senaryo Oscar'ına layık görüldü. Aynı dalda BAFTA ve Altın Küre ödüllerini de kazanan film, Sandra Hüller'in başrol performansıyla da dikkat çekti. Tabi Snoop'u da unutmayalım.



Bir düşüşün anatomisi Samuel'in ölümü ile başlıyor ve soruşturmasıyla devam ederken yorum, belirsizlik, hafıza ve hatırlama kavramlarını sorgulayan katmanlı bir anlatı sunuyor. Bir olayın gerçekte nasıl yaşandığından çok, o olayın başkaları tarafından nasıl yorumlandığı ve yeniden anlamlandırıldığı üzerinde duruyor.

Son zamanlarda izlediğim filmlere kendimi kaptırmakta zorlanırken bu film baştan sona ilgimi canlı tuttu ve beni hikâyenin içine çekti. Anlatımı oldukça gerçekçiydi, ayrıntılara özen gösterilmişti. Ancak özellikle savcının Sandra'ya yönelttiği ithamlar, özel hayatının ve evliliğinin en mahrem ayrıntılarını didik didik etme biçimi beni fazlasıyla rahatsız etti. Sandra'yla birlikte ben de bunaldım. Yani o neydi öyle? Oldu olacak ölmeden mezara koysaydınız canım kadını da! Masumiyet karinesi neydi... Mahkeme sahnelerinin gerçeği ne ölçüde yansıttığını değerlendirecek kadar mahkeme deneyimim yok. Ancak bu bunaltıcı atmosferin bilinçli olarak yaratıldığını düşünüyorum ve film bu açıdan benim üzerimde amaçlanan etkiyi fazlasıyla yarattı.

Film boyunca olayın aslını hiçbir zaman tam olarak öğrenemiyoruz. Buna rağmen savcının kurduğu anlatı, ortaya çıkarılan kişisel ayrıntılar ve Sandra'nın davranışlarına yüklenen anlamlar, onu giderek daha suçluymuş gibi gösteriyor. Öyle ki başlangıçta masum olduğuna inanmaya daha yakın olduğum Sandra'dan, oğlu Daniel gibi ben de şüphe etmeye başladım. Bazen yalnızca aynı olayın farklı biçimde anlatılması bile düşünceleri değiştirmeye yetiyor. Bir süre sonra kendimi de mahkeme salonundaki insanların yaptığı gibi eksik bilgiler üzerinden bir sonuca varmaya çalışırken buldum.

Filmin hafıza ve hatırlama üzerine düşündürdükleri de bu açıdan ilgi çekici. İnsan belleği geçmişi olduğu gibi saklayan ve gerektiğinde değişmeden geri çağıran bir kayıt sistemi değil. Hatırlama, geçmiş deneyimlerin mevcut bilgilerimiz, duygusal durumumuz ve beklentilerimizden etkilenerek yeniden yapılandırıldığı bilişsel bir süreç. Dolayısıyla bir anının son derece gerçek ve kesin hissedilmesi, onun yaşananları bütünüyle doğru yansıttığı anlamına gelmiyor.

Daniel'in geçmişe ilişkin hatırladıkları ve tanıklığı üzerinden de bunu sorguladım: Zihnimiz geçmişi hatırlarken yaşananları ne ölçüde olduğu gibi yeniden canlandırabiliyor? Sonradan edindiğimiz bilgiler ve başkalarının anlatıları, hatırladıklarımızı nasıl etkiliyor?

Koruma görevlisinin Daniel'le yaptığı konuşma ise bu sorgulamaya başka bir boyut kazandırıyor. Elimizde kesin bir sonuca ulaşmaya yetecek kadar bilgi olmadığında ve belirsizliğe tahammül etmek zorlaştığında, bazen şüpheyle yaşamaktansa bir açıklamaya inanmayı tercih edebiliyoruz. Gerçeği öğrenmekle bir şeyi gerçek olarak kabul etmek arasında fark var. Daniel'in de yalnızca geçmişi hatırlamaya değil, hatırladıklarına ve öğrendiklerine dayanarak neye inanacağına karar vermeye çalıştığını görüyoruz. Üstelik vereceği karar, yalnızca babasının ölümünü nasıl anlamlandıracağını değil, annesiyle kuracağı ilişkiyi de etkileyecek. Ancak Daniel'in hatırladıklarının ne ölçüde gerçeği yansıttığından ya da vardığı sonucun doğruluğundan biz de tam olarak emin olamıyoruz. Film soru işaretlerini bırakıyor.

Beni üzen konulardan biri de Sandra ve Daniel'in yas süreçlerinde yaşadıkları. Sandra eşini, Daniel ise babasını kaybetmişken ikisi de bu kaybı kendi hâllerinde yaşama fırsatını pek bulamıyor. Sandra bir yandan kendisine yöneltilen suçlamalarla uğraşırken diğer yandan nasıl bir eş ve anne olduğu, hatta yasını nasıl yaşadığı üzerinden sorgulanıyor. Daniel ise babasının ölümünü anlamlandırmaya çalışırken anne babasının ilişkisinin en mahrem ve sorunlu yönleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Bunların arasında annesine güvenmek istemesiyle ondan şüphe duyması arasında sıkışıp kalıyor. Bir çocuğun böylesine ağır bir belirsizlikle baş etmeye çalışmasını izlemek oldukça üzücüydü.

Filmi izlerken şarkıcı Güllü'nün ölümü ve sonrasında yaşananlar da aklıma geldi. Elbette iki olayın koşulları birbirinden farklı ancak bir ölümün ardından ortaya atılan iddiaların, medyanın yaklaşımının ve kamuoyunda yapılan yorumların insanların suçluluğuna ya da masumiyetine ilişkin düşünceleri nasıl etkileyebildiğini düşündüm. Olayın bütün ayrıntılarını bilmesek de duyduklarımızdan ve okuduklarımızdan hareketle kendi zihnimizde bir hikâye oluşturabiliyoruz. Bazen de bu hikâyeye, elimizdeki bilgilerin izin verdiğinden çok daha fazla güveniyoruz.

Gerçeği bilmediğimizde, inandığımız şeyin ne kadarını gerçekten biliyoruz?

Yorum Gönder

0 Yorumlar