Film: "Kurak Günler" Üzerine

Kurak Günler, Emin Alper'in yazıp yönettiği, başrollerini Selahattin Paşalı, Ekin Koç, Erol Babaoğlu, Erdem Şenocak ve Selin Yeninci'nin paylaştığı 2022 yapımı bir politik gerilim filmi. Film, genç Cumhuriyet savcısı Emre'nin göreve başladığı Yanıklar'da karşılaştığı su krizi, yerel iktidar ilişkileri ve bir cinsel saldırı soruşturması üzerinden hukuk, yozlaşma, toplumsal baskı ve bireysel sorumluluk meselelerini ele alıyor.

Yeraltı sularının bilinçsizce kullanılması nedeniyle oluşan obruklarla kasabanın siyasal ve toplumsal yapısı arasında kurulan paralellik üzerinden iddialı bir başlangıç yapıyor. Kasabanın su kaynakları tükenirken yerel yöneticilerin sorunu çözmek yerine mevcut uygulamaları sürdürmeye çalışması, yaşanan çevresel felaketin yalnızca teknik bir mesele olmadığını gösteriyor. Obruklar büyüdükçe yıllardır devam eden yanlış uygulamaların sonuçları da giderek görünür hâle geliyor. Ancak bu sonuçlarla yüzleşmek yerine aynı düzeni sürdürecek çözümler üretiliyor.


Göreve yeni başlayan idealist savcı Emre'nin hukuka, kurallara ve mesleki sınırlarına bağlı görünmesi, onu kasabadaki yerleşik düzenden hemen ayırıyor. Belediye başkanının oğluyla yakınlaşmak istememesi, kendisine sunulan ayrıcalıklardan rahatsız olması ve kaçak su kullanımının üzerine gitmesi başlangıçta onu yozlaşmış düzene karşı konumlandırıyor. Fakat burada benim için önemli bir tutarsızlık ortaya çıkıyor: Henüz görev yaptığı bölgeyi, insanlarını ve yerel güç ilişkilerini yeterince tanımayan bir Cumhuriyet savcısının, mesleki tarafsızlığını tehlikeye atabilecek kişilerle aynı rakı masasında ne işi var? Bu, ilkelerinden ödün vermeye başlayan idealist bir gencin gafleti olarak mı değerlendirilmeli, yoksa senaryonun ilerleyebilmesi için karaktere yaptırılmış, yeterince temellendirilmemiş bir tercih mi? Emre'nin başlangıçta çizilen kişiliği düşünüldüğünde bu davranışını ikna edici bulmakta zorlandım.

Şahin ve Kemal'in Emre'ye gösterdikleri aşırı ilgi, içki içirmekteki ısrarları ve onu kendi ortamlarına dahil etme çabaları başlangıçta dostça davranışlar gibi görünse de giderek bir baskı mekanizmasına dönüşüyor. Kasabada misafirperverlik bile karşılıklı beklentiler ve örtük yükümlülükler üzerinden işliyor. Emre'nin bu yakınlığı reddetmesi zorlaştırılırken kişisel sınırları da aşındırılıyor. O gece yaşananların ardından ise kendisini yalnızca bir suçun soruşturmacısı olarak değil, aynı zamanda o suça karışmış olabilecek biri olarak buluyor. Film, Emre'nin eksik ve parçalı hatırlamaları üzerinden bizi onun bildikleriyle sınırlayarak aynı belirsizliğin içine çekmeyi başarıyor.

Burada Emre'nin yaşadığı çatışma yalnızca gerçeği öğrenme çabasından kaynaklanmıyor. Gerçeğin kendisi hakkında ortaya çıkarabileceklerinden de korkuyor. Bir yandan Pekmez'e yönelik cinsel saldırıyı aydınlatmaya çalışırken diğer yandan kendi olası sorumluluğuyla yüzleşmekten kaçınıyor. Böylece başlangıçta hukukun temsilcisi olarak gördüğümüz karakterin ahlaki konumu giderek belirsizleşiyor. Kişinin kendi çıkarları söz konusu olduğunda savunduğu ilkelere ne ölçüde bağlı kalabileceği sorusu da filmin önemli meselelerinden birine dönüşüyor.

Filmin cinsellik konusundaki yaklaşımı ise beklentilerimin gerisinde kaldı. Film hakkında bu yönde çok fazla değerlendirme okuduktan sonra daha belirgin bir anlatım bekliyordum. Ancak Emre ile Murat arasındaki yakınlık oldukça sınırlı ve örtük biçimde işleniyor. Bunun bilinçli bir tercih olduğu düşünülebilir; yine de toplumsal hassasiyetlerin fazla zorlanmadığı izlenimine kapıldım. Öte yandan cinselliğin açıkça gösterilmemesi, bu konu üzerinden kurulan toplumsal baskının görünürlüğünü azaltmıyor.

Kasabanın erkeklik anlayışı da bu baskı mekanizmasının önemli parçalarından biri. Şahin ve Kemal'in Emre'yle kurmaya çalıştıkları yakınlık sürekli içki, av, kadınlar ve cinsellik üzerinden şekilleniyor. Emre'nin bu ritüellere mesafeli durması yalnızca bir kişilik farklılığı olarak görülmüyor; onun erkekliği ve cinsel yönelimi hakkında şüpheler üretilmesine de neden oluyor. Erkekler arasındaki dayanışmanın belirli davranış kalıplarına uyum üzerinden kurulması, bu kalıpların dışında kalanların kolaylıkla dışlanabilmesine zemin hazırlıyor. Böylece homofobi, yalnızca bireysel bir önyargı değil, gerektiğinde kişileri itibarsızlaştırmak ve toplumsal olarak yalnızlaştırmak için kullanılabilen bir baskı aracına dönüşüyor.

Emre ile Murat'ın yakınlığına ilişkin söylentilerin görüntüler ve dedikodular aracılığıyla yayılması da gerçeğin nasıl manipüle edilebildiğini gösteriyor. Burada bir görüntünün neyi kanıtladığından çok, insanların o görüntüye hangi anlamı yüklediği önem kazanıyor. Var olan önyargılar, eksik bilgileri tamamlamak ve kişileri suçlamak için yeterli hâle geliyor. Murat'ın da yerel iktidara karşı mücadelede kendi amaçları ve çıkarları bulunduğunu düşündüğümüzde, onun Emre'yle kurduğu ilişkinin bütünüyle kişisel mi yoksa aynı zamanda siyasal bir boyutunun da olup olmadığı belirsizliğini koruyor.

Pekmez'in konumu da bu düzenin nasıl işlediğini açık biçimde gösteriyor. Hem kadın hem Roman olması hem de zihinsel açıdan savunmasız durumda bulunması, maruz kaldığı şiddetin çevresindeki erkekler tarafından kolaylıkla önemsizleştirilmesine zemin hazırlıyor. Pekmez'in uğradığı cinsel saldırının ağırlığı ortadayken tartışmalar giderek onun yaşadığı travmadan uzaklaşıyor ve olayın kasabadaki güç dengelerini nasıl etkileyeceğine odaklanıyor. Böylece mağdur, kendi hikâyesinin bile merkezinde kalamıyor. Filmin kadın karakterlerine yeterince alan açmaması da bu açıdan düşündürücü. Özellikle hâkim Zeynep'in konumu, kasabanın erkek egemen yapısı içerisinde daha kapsamlı biçimde ele alınabilecek bir karaktere işaret etmesine rağmen sınırlı kalıyor.

Filmin politik anlatısını ilgi çekici bulmakla birlikte, kurduğu dünyanın gerçekçiliği konusunda da önemli çekincelerim var. Yanıklar'ın idari ve toplumsal yapısı bana yeterince inandırıcı gelmedi. Filmde kasaba olarak tanımlanan yerleşimin kendi belediye başkanı, savcısı, hâkimi ve yerel basını bulunuyor. Elbette küçük ilçe merkezleri gündelik dilde kasaba olarak adlandırılabilir; ancak Yanıklar'ın kurumsal yapısıyla neredeyse köy ölçeğinde sunulan toplumsal hayatı arasında belirgin bir uyumsuzluk hissettim.

Benzer bir sorun kasabanın siyasal ve toplumsal çeşitliliğinin temsilinde de var. Belediye başkanına karşı belirli bir muhalif kesimin bulunduğundan ve yerel bir siyasal rekabet yaşandığından söz edilmesine rağmen bu kesimi Murat dışında neredeyse hiç tanımıyoruz. Kasaba halkı ise çoğunlukla birbirine benzeyen, kolayca yönlendirilebilen ve saldırganlaşabilen bir kalabalık olarak karşımıza çıkıyor. Oysa böylesine köklü güç ilişkilerinin bulunduğu bir yerleşimde farklı çıkarların, çatışmaların ve toplumsal konumların da görünür olması beklenir. Emin Alper'in gerçekçi bir taşra portresinden çok politik bir alegori kurmak istediği düşünülebilir. Ancak bana kalırsa bu tercih, kasabanın toplumsal yapısını ve karakterlerin davranışlarını yeterince temellendirmemesinin yarattığı eksiklikleri bütünüyle gidermiyor. Film, eleştirmek istediği düzeni belirginleştirirken o düzenin içinde yaşayan insanları fazlasıyla basitleştiriyor.

Bir toplumda hukuk ile hakikat arasındaki bağ koptuğunda, gücü elinde bulunduranların diğerleri üzerindeki tahakkümü giderek kendi arzuları doğrultusunda şekilleniyor. Yaban domuzu avı da filmin bu erkeklik ve şiddet düzenini görünür kılan önemli imgelerinden biri. Filmin başında eğlence ve erkekler arası dayanışma ritüeli olarak gördüğümüz av, finale doğru başka bir anlam kazanıyor. Bu kez avlanan bir hayvan değil, kasabanın dışına itilmiş insanlar. Başlangıçtaki domuz avıyla finaldeki insan avı arasındaki benzerlik, kasabada şiddetin yalnızca bireysel davranışlardan kaynaklanmadığını, toplumsal ilişkilerin de benzer şiddet örüntülerini yeniden üretmeye elverişli olduğunu gösteriyor.

Su krizi de aynı nedenle yalnızca olay örgüsünün arka planını oluşturmuyor. Kasabanın suyu tükenirken insanlar kaçak sondajlarla yeraltı kaynaklarını tüketmeye devam ediyor. Sorunun kaynağını ortadan kaldırmak yerine daha fazla kuyu açmayı çözüm olarak sunuyor, sonunda kendilerini yutabilecek obrukları kendi elleriyle oluşturuyorlar. Çevresel yıkımla siyasal yozlaşma arasında kurulan bu paralellik, kısa vadeli çıkarlar uğruna sürdürülen uygulamaların uzun vadede nasıl daha büyük sorunlara yol açabileceğini gösteriyor. Yerel iktidarın su sorununu seçim vaatleri üzerinden kullanması da bu döngünün siyasal boyutunu ortaya koyuyor.

Film boyunca hissedilen sıcaklık ve kuraklık, anlatının gerilimini baskıcı ve içine kapanık taşra atmosferinde güçlendiriyor. Dar sokaklar, kalabalıklar, toz, ter ve yakıcı güneş altında Emre'nin hareket alanı giderek daralıyor. Görüntü yönetimi ve müzik kullanımı da bu sıkışmışlık hissini destekliyor. Bununla birlikte anlatının ilerleyen bölümlerinde benzer yöntemlerin tekrarlandığını düşünüyorum. Emre'nin parçalı hatırlamaları, rüya ile gerçeklik arasında gidip gelen sahneler ve Murat'la yaptığı konuşmalar başlangıçta etkili bir belirsizlik yaratırken bir noktadan sonra aynı soruların etrafında dönmeye başlıyor. Bu da filmin temposunu yer yer zayıflatıyor.

Başlangıçta idealleriyle kasabaya gelen genç savcı, filmin sonunda artık oradan kaçmaya çalışan birine dönüşüyor. Ancak bu dönüşümün yeterince ikna edici biçimde işlendiğini düşünmüyorum. Emre'nin giderek yalnızlaşması ve yerel güç odaklarının hedefi hâline gelmesi anlaşılabilir olsa da başlangıçta karşımıza çıkan ilkeli ve mesafeli savcıdan, kendi konumunu tehlikeye atan kararlar veren ve sonunda çaresizce kaçan bir karaktere geçiş bana yer yer zorlama ve yapay geldi. Film, bu dönüşümü yaşanan olayların kaçınılmaz sonucu olarak sunuyor; ancak özellikle Emre'nin bazı davranışlarının psikolojik ve mesleki gerekçeleri yeterince temellendirilmiyor.

Filmin başında Emre, hâkim Zeynep'le birlikte obruğun kenarında durup aşağıya bakıyordu. O sırada obruk, incelenmesi gereken bir problemdi; Emre ise ona dışarıdan bakan bir devlet görevlisiydi. Finalde Emre ile Murat kendilerini aynı yarığın diğer tarafında buluyor. Başlangıçta dışarıdan gözlemlediği çöküşün artık kendisi de bir parçası hâline geliyor. Film, yozlaşmış bir düzenin insanları tıpkı bir obruk gibi kendi içine çekebileceğini anlatmaya çalışıyor. Ancak bu güçlü görsel paralelliğe rağmen Emre'nin söz konusu çöküşün içine nasıl sürüklendiği konusunda aynı ölçüde ikna edici bir karakter gelişimi sunamıyor.

Filmin merkezindeki mesele yalnızca Pekmez'e o gece tam olarak ne olduğu ya da Emre'nin ne kadar suçlu olduğu değil. Daha temel soru, herkesin gerçeği kendi çıkarlarına göre şekillendirdiği bir yerde hakikatin herhangi bir öneminin kalıp kalmadığı. Film, hukuk kurumlarının varlığıyla hukukun fiilen işlemesi arasındaki farkı da sorguluyor. Emre'nin olası suç ortaklığıyla yüzleşmeye başlaması, onun hukuka bağlılığını sınayan bir duruma dönüşüyor. Başlangıçta başkalarının hukuksuzluklarıyla katı biçimde mücadele eden savcı, kendi geçmişine ilişkin belirsizlikler ortaya çıktığında aynı ilkeleri kendisine uygulamakta zorlanıyor. Böylece hukuka bağlılığın yalnızca başkalarının eylemleri söz konusu olduğunda mı savunulduğu, yoksa kişinin kendi çıkarları tehlikeye girdiğinde de korunup korunamayacağı sorusu ortaya çıkıyor.

Finalin kesin bir açıklama sunmamasını ise gerçeği öğrenmekle bir açıklamayı gerçek olarak kabul etmek arasındaki fark, filmin yarattığı belirsizliğin önemli bir parçası olarak yorumladım. Ancak belirsizliğin bilinçli bir anlatım tercihi olması, bu tercihin her aşamada başarılı uygulandığı anlamına gelmiyor. Özellikle karakterlerin davranışlarını açıklamakta yetersiz kalan bazı gelişmeler ve tekrara düşen sahneler, filmin kurduğu psikolojik gerilimi zaman zaman zayıflatıyor.

Kurak Günler, hukuk, iktidar, erkeklik, homofobi ve toplumsal şiddet üzerine önemli sorular ortaya koyuyor ancak buna karşılık kasabanın tek boyutlu temsili, bazı karakter davranışlarının yeterince gerekçelendirilmemesi ve Emre'nin dönüşümündeki inandırıcılık sorunları, filmin etkisini benim açımdan sınırladı.

Yorum Gönder

0 Yorumlar