Film: "Banshees of Inisherin" Üzerine

The Banshees of Inisherin, Martin McDonagh'ın yazıp yönettiği, başrollerini Colin Farrell ve Brendan Gleeson'ın paylaştığı, 1923 yılında İrlanda'nın hayali adası Inisherin'de geçen bir kara komedi ve dram filmi. McDonagh, In Bruges filminden sonra Farrell ve Gleeson'ı yeniden bir araya getirirken bu kez hikâyesini iki eski dostun beklenmedik biçimde sona eren arkadaşlığı üzerine kuruyor.



Filmin geçtiği 1923 yılı, hem İrlanda hem de Avrupa açısından savaşların ve siyasi dönüşümlerin izlerinin hâlâ hissedildiği bir dönem. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa, ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve değişen siyasi dengelerle mücadele ederken İrlanda da bağımsızlık mücadelesinin ardından bir iç savaşın içine sürüklenmişti. 1921'de imzalanan İngiliz-İrlanda Antlaşması, İrlanda Özgür Devleti'nin kurulmasının önünü açmış ancak Kuzey İrlanda'nın Birleşik Krallık içerisinde kalması ve antlaşmanın diğer koşulları, bağımsızlık hareketini ikiye bölmüştü. 1922'de başlayan İrlanda İç Savaşı, daha önce İngiliz yönetimine karşı birlikte mücadele eden insanların karşı karşıya gelmesine neden olmuştu. Filmde anakaradan duyulan silah ve patlama sesleri, adanın sakin gündelik yaşamıyla belirgin bir tezat oluştururken Pádraic ve Colm arasında gelişecek çatışmayla da tarihsel bir paralellik kuruyor.

Bu küçük adada hayat oldukça sıradan ve tekrarlarla dolu. Pádraic (Colin Farrell), her gün olduğu gibi arkadaşı Colm'u (Brendan Gleeson) birlikte bir şeyler içmek üzere evinden almaya gittiğinde, Colm'un artık kendisiyle görüşmek istemediğini öğreniyor. Başlangıçta oldukça basit görünen bu karar, Pádraic'in arkadaşlığın neden sona erdiğini anlayamaması ve Colm'un kararından vazgeçmemesiyle giderek yıkıcı bir çatışmaya dönüşüyor.



Filmin merkezinde yalnızca sona eren bir dostluk değil, insanların yaşama yükledikleri anlamların birbirinden ne kadar farklı olabileceği de bulunuyor. Pádraic için hayat, alıştığı düzen, gündelik sohbetler ve sevdiği insanlarla kurduğu ilişkilerden oluşuyor. Colm ise yaşlandıkça zamanının sınırlı olduğunu daha fazla hissediyor ve geride hatırlanmaya değer bir şey bırakmak istiyor. Müzik bestelemeyi Pádraic'le geçirdiği zamanın önüne koymasının temelinde de bu düşünce yatıyor. Birinin yaşamını anlamlı kılan şey, diğeri için zaman kaybına dönüşebiliyor.

Colm'un ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmesi ve geride kalıcı bir eser bırakma arzusu, varoluşsal kaygılar çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak burada dikkat çekici olan, yaşamına anlam kazandırmak için aldığı kararların giderek kendi amacıyla çelişmesi. Müziğe daha fazla zaman ayırmak isteyen Colm'un, Pádraic kendisini rahatsız etmeye devam ederse parmaklarını keseceğini söylemesi ve bunu gerçekleştirmesi, yalnızca arkadaşına yönelik bir tehdit değil, kendi geleceğine de zarar veren bir davranış. Üstelik Colm'un Pádraic'e karşı bütün duygularını yitirdiğini de söyleyemiyoruz. Birini sevmeye devam etmekle onunla ilişkiyi sürdürmek istemek her zaman aynı şey değil.

Colm'un parmaklarını kesmesi, gururunun ve kontrol ihtiyacının davranışları üzerindeki etkisini de düşündürüyor. Yaşamının geri kalanını müziğe adamak isteyen birinin, bu amacını gerçekleştirmesini sağlayan parmaklarından vazgeçmesi oldukça çelişkili. Bu noktada Colm'un verdiği karardan dönmemesi, kararın başlangıçtaki gerekçesinden daha önemli hâle geliyor. Kendi bedeni üzerinden uyguladığı bu yaptırım, Pádraic'in davranışlarını kontrol etmeye yönelik bir baskı oluştururken Colm'un kendisine de zarar veriyor. Üstelik davranışının sorumluluğunu dolaylı olarak Pádraic'e yüklemesi, kendi tercihinin sonuçlarını karşısındaki insanın davranışlarına bağlamasına neden oluyor. Böylece yaşamına anlam kazandırmak için başlattığı değişim, giderek kendi amacını gerçekleştirmesini de zorlaştıran bir çatışmaya dönüşüyor.

Pádraic açısından baktığımızda ise yaşananlar yalnızca bir arkadaş tarafından reddedilmekten ibaret değil. Colm'la kurduğu ilişki, onun gündelik yaşamının ve kendisine ilişkin algısının önemli bir parçası. Bu ilişkinin hiçbir hazırlık olmadan sona ermesi, Pádraic'in alıştığı dünyayı da sarsıyor. Önce arkadaşının kararını anlamaya, ardından onu değiştirmeye çalışıyor. Fakat karşısındaki insanın artık aynı ilişkiyi istemediğini kabul edememesi, başlangıçtaki iyi niyetinin giderek yerini öfkeye ve ısrarcılığa bırakmasına neden oluyor.

Burada filmin oldukça iyi işlediğini düşündüğüm bir mesele var: Bir insanın ilişkiyi sonlandırmak istemesi, karşı tarafın bunu anlamasını ya da onaylamasını gerektirmiyor. Ancak Colm'un kendi sınırlarını korumaya çalışırken başvurduğu yöntemler de giderek acımasızlaşıyor. Dolayısıyla başlangıçta kimin haklı olduğu üzerine düşündüren hikâye, zamanla iki insanın birbirlerine verdikleri zararı neden durduramadıkları sorusuna dönüşüyor. Her ikisi de kendi gerekçelerine tutundukça başlangıçtaki anlaşmazlık önemini kaybediyor ve çatışmanın kendisi ilişkilerinin yerini alıyor.

Bu durum, adanın karşı kıyısında devam eden İrlanda İç Savaşı'yla da anlamlı bir paralellik kuruyor. Bir zamanlar aynı tarafta bulunan insanların birbirlerine düşman hâline gelmesi, Pádraic ve Colm arasındaki ilişkinin dönüşümünü hatırlatıyor. McDonagh, savaşın siyasi nedenlerini açıklamaktan çok, düşmanlığın nasıl sürdürüldüğüne odaklanıyor. Başlangıçtaki gerekçeler zamanla geri planda kalırken kırgınlık, gurur ve intikam isteği varlığını koruyor. İnsanlar neden kavga etmeye başladıklarından çok, karşı tarafa duydukları öfkeyle yaşamaya devam ediyorlar. Filmin sonunda ise çatışmayı başlatan nedenlerden ziyade, yaşananların geride bıraktığı kayıplar belirleyici hâle geliyor. Colm'un müzik yapabilmek için Pádraic'ten uzaklaşmak isterken kendi parmaklarından vazgeçmesi de bu açıdan anlamlı. Başlangıçta korunmak istenen şey, çatışmayı sürdürme uğruna zarar görüyor.

Colm'un kilisede papazla gerçekleştirdiği günah çıkarma konuşmaları da karakterin iç dünyasına ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Günahlarını sıralarken içki içmeyi ve müstehcen düşünceleri belirtmesinin ardından gururunu da bunlara eklemesi, özellikle eskiden bunu günah olarak değerlendirmediğini söylemesi dikkat çekici. Papazın Pádraic'le neden konuşmadığını sorması üzerine bunun günah olmadığını umduğunu ifade etmesi ise kendi kararının ahlaki sonuçlarından bütünüyle emin olmadığını düşündürüyor. Papazın bu davranışın günah olmadığını ancak hoş bir şey de olmadığını söylemesi, bir davranışın günah sayılmamasıyla başkaları üzerindeki etkilerinin birbirinden farklı meseleler olduğunu hatırlatıyor. Colm'un gururunu sorgulamaya başlaması, Pádraic'le görüşmemek uğruna kendisine zarar vermesiyle birlikte değerlendirildiğinde daha da anlam kazanıyor. Kendi kararından vazgeçmemek için bu kadar ileri giden birinin, kararının sonuçları karşısında duyduğu rahatsızlıkla da yüzleştiğini görüyoruz.

Günah çıkarma sahnelerinin bir diğer önemli noktası ise Colm'un Jenny'nin ölümünden duyduğu suçluluğu dile getirmesi. Papazın küçük eşeklerin Tanrı'nın umurunda olup olmadığını sorgulaması, Colm'un hissettiği suçluluk karşısında dini otoritenin verdiği yanıtın yetersizliğini düşündürüyor. Colm, Pádraic'e yaşattığı duygusal sıkıntıyı kendi yaşamını değiştirme hakkıyla gerekçelendirebilirken masum bir hayvanın ölümünü aynı şekilde açıklayamıyor. Bu durum, karakterin vicdanı ile davranışları arasındaki çelişkiyi daha görünür hâle getiriyor. McDonagh, bu konuşmalara yerleştirdiği kara mizahla yalnızca dini otoriteyi sorgulamakla kalmıyor; Colm'un gururu, suçluluk duygusu ve davranışlarının sorumluluğuyla kurduğu karmaşık ilişkiyi de ortaya koyuyor.



Filmin yan karakterleri de bu anlatıyı tamamlıyor. Pádraic'in kız kardeşi Siobhán (Kerry Condon), adadaki yaşamın sınırlılıklarının farkında olan ve bunları değiştirebilmek için harekete geçen bir karakter. Colm kendi yaşamına anlam kazandırmak için bir ilişkiyi sona erdirirken Pádraic kaybettiği ilişkiyi geri kazanmaya çalışıyor. Siobhán ise yaşadığı çevrenin dışına çıkmayı tercih ediyor. Bu üç farklı yaklaşım, insanların yaşamlarından memnun olmadıklarında değişimi nerede aradıkları üzerine düşünmemizi sağlıyor. Üstelik Siobhán'ın kararı, diğer iki karakterin giderek içine kapandıkları çatışmanın dışında bir seçeneğin de mümkün olduğunu gösteriyor.

Dominic (Barry Keoghan) ise filmin en hüzünlü karakterlerinden biri. Çevresindeki insanlar tarafından küçümsenen, aile içerisinde şiddete maruz kalan ve yakınlık kurmakta zorlanan Dominic'in hikâyesi, adadaki yalnızlığın başka bir boyutunu gösteriyor. İlk bakışta komik ya da tuhaf görünen davranışlarının arkasında kabul görme ve sevilme ihtiyacını hissediyoruz. Onun hikâyesi üzerinden film, insanların birbirlerine karşı duyarsızlığının her zaman açık bir düşmanlık biçiminde ortaya çıkmadığını da hatırlatıyor. Bazen görmezden gelinmek, küçümsenmek ya da ciddiye alınmamak da insanı yaşadığı çevrede yalnızlaştırabiliyor.

McDonagh'ın anlatımında kara mizahın önemli bir yeri var. Karakterlerin birbirleriyle kurdukları diyaloglar, zaman zaman oldukça absürt hâle gelen olaylar ve sıradan konuşmaların arasına yerleşen acımasızlık, filmin trajik atmosferine rağmen gülümsetebiliyor. Ancak bu mizah, yaşananların ağırlığını hafifletmekten çok insanların davranışlarındaki çelişkileri görünür kılıyor. Colin Farrell'ın Pádraic'in şaşkınlığını, kırılganlığını ve giderek değişen ruh hâlini yansıtması özellikle etkileyici. Brendan Gleeson'ın daha kontrollü ve mesafeli oyunculuğuyla kurduğu karşıtlık da hikâyenin duygusal gerilimini güçlendiriyor. Kerry Condon ve Barry Keoghan'ın performansları ise yan karakterlerin hikâyelerini yalnızca ana çatışmayı destekleyen unsurlar olmaktan çıkarıyor.

Ben Davis'in görüntü yönetmenliğiyle hayat bulan Inisherin'in yemyeşil tepeleri, denizi ve huzurlu manzaraları, filmin giderek kararan atmosferiyle belirgin bir tezat oluşturuyor. Dışarıdan bakıldığında oldukça güzel görünen bu küçük ada, karakterler için aynı zamanda yalnızlığın, sınırlı imkânların ve kaçınılması zor ilişkilerin mekânı. Ada yaşamının durağanlığı, Colm'un zamanını boşa harcadığı düşüncesini ve Pádraic'in alışkanlıklarına bağlılığını daha anlaşılır kılıyor. Özellikle Pádraic'in eşeği Jenny'nin başına gelenler, insanların kendi aralarındaki çatışmaların masum olanlara da zarar verebildiğini gösteriyor.

The Banshees of Inisherin, dostluğun sona ermesini konu alırken aslında yaşlanmak, yalnızlık, anlam arayışı, reddedilme ve insanın kendi hayatı üzerindeki kontrol isteği gibi pek çok meseleyi birlikte ele alıyor. Filmin en etkileyici yanlarından biri, karakterlerin hiçbirini bütünüyle haklı ya da haksız konumuna yerleştirmemesi. Colm'un hayatını değiştirmek istemesini anlayabiliyoruz ama bunun için başvurduğu yöntemleri haklı bulmakta zorlanıyoruz. Pádraic'in yaşadığı kayba üzülüyoruz ancak zamanla onun da zarar veren davranışlar geliştirdiğine tanık oluyoruz. İki karakterin de başlangıçta anlaşılabilir gerekçeleri bulunmasına rağmen bu gerekçelerin giderek yıkıcı davranışlara dönüşmesi, filmin psikolojik açıdan en dikkat çekici taraflarından biri.

The Banshees of Inisherin, eleştirmenlerden aldığı olumlu değerlendirmelerin yanı sıra uluslararası ödül törenlerinde de önemli başarılar elde etti. İlk gösterimini 2022 Venedik Film Festivali'nde yapan film, Colin Farrell'a En İyi Erkek Oyuncu dalında Volpi Kupası'nı, Martin McDonagh'a ise En İyi Senaryo dalında Altın Osella Ödülü'nü kazandırdı. 2023 Akademi Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo ve oyunculuk kategorileri dâhil toplam dokuz dalda Oscar'a aday gösterilmesine rağmen herhangi bir ödül kazanamadı. Buna karşılık BAFTA Ödülleri'nde En İyi İngiliz Filmi, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Kerry Condon) ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Barry Keoghan) ödüllerinin sahibi oldu. Altın Küre'de ise En İyi Müzikal veya Komedi Filmi, En İyi Erkek Oyuncu (Colin Farrell) ve En İyi Senaryo olmak üzere üç ödül kazandı. Film, Cannes Film Festivali'nin seçkisinde yer almazken Venedik'te başlayan ödül başarısını sonraki törenlerde de sürdürdü.

Yorum Gönder

0 Yorumlar