Başta sakin bir baba-kız tatilinin içine giriyorum. Film bitiyor. Gördüğüm küçük hareketler, yarım bırakılmış cümleler, suskunluklar ve kameraya takılmış yüz ifadeleri... zihnimde yeniden sıralanmaya başlıyor.
Charlotte Wells, ilk uzun metraj filminde belleğin doğrusal olmayan yapısından yararlanıyor; geçmiş, şimdi ve hatırlananlar birbirinin içine geçiyor. Wells filmi, yetişkin Sophie'nin yaklaşık yirmi yıl öncesine 11 yaşına, babası Calum'la Türkiye'de yaptığı bir yaz tatiline dönerek kuruyor ve bu filmde hasret var diyor; Aftersun'ın kurmaca olduğunu özellikle belirtirken içinde kendisine ait bir hakikat ve sevgi bulunduğunu, projenin başlangıç noktasının da çocukken Türkiye'de babasıyla çekilmiş bir fotoğraf olduğunu söylüyor. Yani Wells'in anılarından hareketle burada yalnızca geçmişte yaşanmış bir tatil değil; geçmişe bugünün bilgisiyle bakmanın, artık ulaşılamayan bir insanı elde kalan görüntülerden yeniden kurmaya çalışmanın hikâyesi kurgulanıyor.Sophie de çevresindeki duyguları fark edecek kadar dikkatli fakat onlara doğru isimleri verebilecek kadar büyük değildir. Babasının içinde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyor, hatta zaman zaman ebeveyn rolü üstlenen bir çocuk görüyoruz. Calum yeni bir eve taşınmaktan, Sophie'nin orada kendi odasının olacağından, Keith adında biriyle iş kurma ihtimalinden söz ediyor. Sözcüklerde gelecek var; fakat adamın kendisinde geleceğe yönelik aynı inancı hissetmek zor. Şöyle diyor:
"Kendimi 40 yaşında hayal bile edemiyorum. Otuzuma gelebilmeme bile şaşırdım."
Meditasyon kitapları, Tai Chi, gecenin ortasında denize girmek, kendine yönelen öfke, maddi kaygılar, hayatla kurulan tuhaf ilişki... Bir sahnede karşıdan karşıya geçerken üzerine doğru gelen otobüs korna çalıp yavaşlamak zorunda kalır; Calum neredeyse hiç tepki vermeden yürümeye devam eder. Film bitince bu sahneyi anımsıyorum. Sahne, Calum'un yaşam ile kurduğu bağın gevşediğini düşündüren dramatik bir ayrıntıya dönüşüyor.
Kızının karşısındayken ise baba olmaya çalışan, kırılgan hallerini gizleyen genç bir adam görürüz: şakalaşır, oyun oynar, dans eder, korur, özür diler. Yalnız kaldığında ise bu rolün arkasındaki yorgun adam belirginleşir. Calum'un Sophie'yi gerçekten sever ve sevgi buna rağmen onu kendi içindeki karanlıktan kurtarmaz.
Tatil boyunca bazen Calum Sophie'ye, bazen de Sophie Calum'a temas eder. Elini babasının elinin üzerine koyması gibi küçücük hareketlerde bile rollerin sınırı bulanıklaşır. Çocuk hâlâ çocuktur; yüzmek, arkadaş edinmek, gençleri izlemek, öpüşmenin nasıl bir şey olduğunu merak etmek ister. Fakat aynı çocuk zaman zaman babasının duygusal iklimini de takip etmek zorunda kalır. Burada rol değişiminin küçük izleri vardır. Sophie, babasını kollayan bir çocuğa dönüşür. Babasının yaralarını hisseden ve onları belli etmeden sarmaya çalışan bir yetişkin rolünü üstlenmeye kalkışan çocuk.
Ben film boyunca bu yüzden tedirgindim. Bir şey ters giderse ikisine de kol kanat germek istedim. Üçüncü kişi olarak aralarına katılmış gibiydim ve gerçekçilik beni içine çekti. Wells'in bunu bu kadar etkili kılmasının nedeni filmin bize duyguları açıklamak yerine onları sinemanın biçimine yerleştirmesi. Gregory Oke'nin görüntüleri sıcak, doygun ve yazlık; fakat kadrajlar çoğu zaman huzursuz. Calum kapı aralıklarında, aynalarda, televizyon ekranlarının yansımalarında ya da kadrajın kenarında görünür: vardır ama tamamına erişilemez. Roger Ebert'in incelemesinde de dikkat çekildiği gibi görüntü yönetimi onu tekrar tekrar “yarı orada, yarı yok” hâlde bırakır. Jovan Ajder'in ses tasarımında ise gece denize yürüdüğü sahnedeki hafif dalga sesi giderek gürleyerek Calum'un karanlıkta kayboluşuna eşlik eder.
Bu estetik, yalnızca güzel görüntüler üretmek için kurulmuş değildir. Wells, Gregory Oke ile renk paletini oluştururken kendi aile albümlerindeki fotoğrafları referans aldıklarını; görüntünün solgun bir “geçmiş zaman” görünümü yerine parlak, canlı ve şimdiki zaman kadar gerçek olmasını istediklerini anlatıyor. Bu tercih filmin hafıza anlayışına çok uyuyor. Bazı anılar eskimiş fotoğraflar gibi bulanık değildir; aksine ürkütücü ölçüde canlıdır. Sorun görüntüyü hatırlayamamak değil, görüntünün içinde neler olup bittiğini o zaman anlayamamış olmaktır.
Filmin polaroid üzerinde uzun süre kaldığı sahne de bunun en güzel örneklerinden biri. Arka planda “Gamsız Hayat” çalar. Konuşma sürerken kamera fotoğrafın üzerinde bekler. Fotoğraf belirginleşirken sabitlenen kadraj, gülerek poz veren baba kız ve geri planda olanlar gülümsemelerin ardını sessizce fısıldar. Sophie babasıyla geçirdikleri bu zamanı dondurmak ister ama imkansız bir arzusu olduğunu da ardından çabucak dile getirir.
Zaten Aftersun'ın merkezindeki meselelerden biri kayıt ile gerçek arasındaki farktır. Kamera bir insanın görüntüsünü kaydeder; fakat o insanın ne hissettiği? Yıllar sonra videoları izleyen Sophie'nin elinde babasının bedeni, sesi, gülümsemesi vardır. Ama Calum'un iç dünyası yoktur. Onu görüntüler arasındaki boşluklardan çıkarmaya çalışır.
Çocukların ebeveynlerinin acısını kendileriyle ilişkilendirmeleri şaşırtıcı değil. Yetişkin dünyasının nedenselliğini bilmiyorsanız boşlukları sahip olduğunuz tek merkezden, yani kendinizden doldurmaya çalışırsınız: “Onu ben mi üzdüm?”, “Başka türlü davransaydım değişir miydi?”, “O gün onu itmeseydim?”, “Benim yüzümden mi oldu?”... Sevilen kişi artık erişilemez olduğunda yaşananlar yıllar sonra zihinde suç deliline dönüşebilir... Bu nedenle filmin sonundaki rave/dans sekansı yalnızca bir özlem sahnesi gibi gelmiyor bana. Strob ışıklarının arasında Calum bir an görünür, bir an kaybolur. Yetişkin Sophie ona erişmeye, bedenini tutmaya, onu kendisine çekmeye çalışır. Orada geçmiş ile şimdi birbirine karışır. Sophie babasını kucaklamak, çocukken erişemediği acıya yetişkin hâliyle müdahale etmek ister. Fakat çocuk Sophie babasını kurtarabilir miydi? Yetişkin Sophie bunu anlayabilecek yaştadır ama insan zihni bu kayıp karşısında yalnızca mantıkla çalışabilir mi? Geriye dönük suçluluk, “o zaman şunu bilseydim” düşüncesi ve zihinsel karşı-olgular kaybı tekrar tekrar farklı sonlarla prova eder. Aftersun bu nedenle geçmişi hatırlamaktan çok, geçmişi tamir etmeye çalışmanın imkânsızlığıyla mı ilgilenmektedir bir yandan da?
Film çocukluğun kendisine de yönelir. Bir zamanlar çok sıradan görünen tatillerin, otel odalarının, plastik bilekliklerin, havuz kenarlarının, açık büfelerin ve ailemizle yaptığımız gündelik konuşmaların aslında ne kadar geçici olduğunu sonradan anlarız. O zamanlar sıradan gelen şeyler, yıllar sonra geri dönülemeyecek bir zamana ait oldukları için kıymetlenir. İnsan yalnızca kaybettiği kişiye değil, onunla birlikte yaşadığı zamana, o zamanki kendisine ve artık var olmayan bir dünyaya da hasret duyar. Six Feet Under’da Nate’in Claire’a fısıldadığı gibi: “It’s already gone.” Belki de Aftersun’ın hüznü biraz da burada saklıdır; bazı anların değerini onları yaşarken değil, artık çoktan geçmiş olduklarında anlayabilmekte.
Aftersun bu yüzden benim için yalnızca bir baba-kız filmi değil. Hafızanın, özlemin, sonradan anlamanın ve artık değiştirilemeyecek bir geçmişe bugünün bilgisiyle bakmanın filmi. Çocukken ebeveynlerimizi yalnızca anne ya da baba olarak görüyoruz. Yıllar sonra onların da bizden önce yaşamış, korkmuş, üzülmüş, başarısız olmuş, umut etmiş insanlar olduğunu anlıyoruz. Sophie de belki yıllar sonra babasının arkasındaki adamı görmeye çalışıyor.
Kaynak
letterbox, https://letterboxd.com/film/aftersun/
imdb, https://www.imdb.com/title/tt19770238/reference/
a24films, https://a24films.com/notes/2022/10/a-note-from-charlotte-wells
mubi, https://mubi.com/tr/tr/films/aftersun
evrensel, https://www.evrensel.net/haber/479861/aftersun-gunes-yerinde-hicbir-sey-yolunda-degil
bantmag, https://bantmag.com/kamera-arkasi-aftersun/
kutsal motor, https://youtu.be/X4VwG_U-eaE?si=YfRQnXcigmujvx8a


0 Yorumlar